Charles Darwin’in 19. yüzyılda ortaya attığı evrim teorisi, insanlık tarihinde yer alan en inanılmaz, en akıl dışı iddialardan biridir. Buna rağmen, 150 yıl boyunca çeşitli bilim adamlarından profesörlere, doktorlardan araştırmacılara kadar birçok kişi bu teoriye inanmıştır. Bu insanlar bilimsel gerçeklerle çelişmeyi dahi göze alarak, büyük bir kararlılıkla evrim teorisini savunmaya çalışmışlardır.
DARWİNİST HURAFELER
“Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah’a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar. Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” (Nahl Suresi, 49–50)
3 Haziran 2012 Pazar
ALLAH “OL!” DEDİ VE OLDU
Etiketler:
adnan oktar,
ahirzaman,
akın gözükan,
araform,
arafosil,
biyoloji,
çağatay tarhan,
darwinizm,
dawkins,
ergi deniz özsoy,
evrim teorisi,
faşizim,
genetik,
harun yahya
ŞEYTAN DARWINİST HURAFELERİ KULLANIR
Sabah kalktığınız andan itibaren karşılaştığınız şeyleri şöyle bir düşünün… Başınızın altına koyduğunuz yastık, üzerinize örttüğünüz battaniye, sizi uyandıran çalar saat, kalkar kalmaz, temiz hava girmesi için açtığınız pencere, dolapta asılı duran kıyafetleriniz, her sabah kalktığınızda baktığınız ayna, kahvaltıda kullandığınız çatal, bıçak, dışarı çıkarken yanınıza aldığınız şemsiye, bindiğiniz asansör, arabanızın kapısını açmak üzere kullandığınız anahtar, yoldaki trafik ışıkları, tabelalar, iş yerindeki masanızda duran kağıt, kalem ve diğerleri…
Kuşkusuz tüm bunlar pek çok kişi tarafından üzerinde düşünülerek, emek ve vakit harcanarak, belli bir amaç gözetilerek karşınıza gelmiştir. Bu konuda hiçbir şüpheniz yoktur. Ve hiç kimse bunların sabah kalktığınızda tam olmaları gereken yerde, tesadüf eseri karşınıza çıktığını da iddia etmeyecektir. Örneğin kimse anahtarınızın tesadüf eseri tam arabanızın kapısını açacak şekilde yontulmuş olduğunu ve cebinize de tesadüfen girdiğini söylemeyecektir. Ya da yoldaki tabelaların tesadüf eseri bulundukları yerlere yerleşip ve yine tesadüf eseri saçılan boyalarla insanlar için bir anlam taşıyan yazıların oluştuğunu iddia etmeyecektir. Aynı şekilde masanızda duran ve şekillendirilmiş bir telden başka bir şey olmayan ataçın bile oraya tesadüf eseri, tam kağıtları birarada tutacak şekilde bükülüp konduğunu iddia eden kimse de çıkmayacaktır. Çünkü bunların her biri, boyutları, şekilleri, işlevleri ve daha pek çok detaylarıyla birer tasarım örneğidir. Sizin rahatınız için, ihtiyacınızı karşılayacak şekilde, bilgi kullanılarak bilinçli yöntemlerle üretilmişlerdir. Ve her birinin çevrenizde bulunmasının özel bir sebebi, belli bir amacı vardır.
Peki ya yolda yürürken gördüğünüz insanlar, yanından geçtiğiniz ağaçlar, önünüze çıkan köpek, çatınızın saçaklarına yuva kuran güvercin, masanızda duran çiçekler, yukarı baktığınızda gördüğünüz gökyüzü? Sizce onların varlığının sebebi tesadüfler olabilir mi?
Kuşkusuz böyle bir ihtimal üzerinde düşünmek bile son derece akıldışıdır… Çünkü çevrenizi saran canlı ve cansız tüm varlıklar, biraz önce saydığımız çevrenizdeki insan yapımı eşyalarla kıyas edilemeyecek, tesadüflere asla ihtimal bırakmayacak mükemmelliktedir. Bunların her biri üstün bilgi ve akıl gerektiren bilinçli bir yaratılışın örnekleridir. Tek bir ataçın, bir telin tesadüfen düzgünce bükülmesiyle masasına gelmesini mantıksız bulan her insan, insanların, kedilerin, kuşların, ağaçların ve tüm evrenin de tesadüfen meydana gelmesinin bunlarla kıyas edilemeyecek kadar imkansız olduğunu elbette ki görebilir.
Kuşkusuz böyle bir ihtimal üzerinde düşünmek bile son derece akıldışıdır… Çünkü çevrenizi saran canlı ve cansız tüm varlıklar, biraz önce saydığımız çevrenizdeki insan yapımı eşyalarla kıyas edilemeyecek, tesadüflere asla ihtimal bırakmayacak mükemmelliktedir. Bunların her biri üstün bilgi ve akıl gerektiren bilinçli bir yaratılışın örnekleridir. Tek bir ataçın, bir telin tesadüfen düzgünce bükülmesiyle masasına gelmesini mantıksız bulan her insan, insanların, kedilerin, kuşların, ağaçların ve tüm evrenin de tesadüfen meydana gelmesinin bunlarla kıyas edilemeyecek kadar imkansız olduğunu elbette ki görebilir.
Ancak günümüzde, bu kadar açık bir gerçeği göremeyen, daha doğrusu gördüğü halde görmezlikten gelen insanlar bulunmaktadır. Bu kişiler, ağaçların, kuşların, bulutların, evlerin, arabaların, sizin, yakınlarınızın, çevrenizde gördüğünüz diğer insanların ve canlı cansız herşeyin, kısacası içinde yaşadığınız kainatın kör tesadüflerin eseri olduğunu iddia ederler.
(Solda) Sarkıt Kesiti, (Ortada) Acıbakla yaprağına düşmüş yağmur damlası, (Sağda) Denizyıldızı |
“Materyalist-Darwinist” olarak bilinen bu kimseler tesadüfleri üstün bir akıl gibi sunan, art arda meydana gelen milyonlarca tesadüfün toplamını “yaratıcı bir güç” olarak gösteren batıl bir fikrin savunucularıdır. Materyalist-Darwinistlere göre tesadüfler, dünyadaki bütün insanların aklından çok daha büyük bir akla sahiptirler. Yüz binlerce yıldır gelip geçmiş ne kadar insan varsa, hepsinin beynini, aklını, düşünme kabiliyetini, muhakeme ve hafıza gücünü, fiziksel özelliklerini ve daha yüzlerce binlerce özelliğini şekillendiren gücün, “tesadüf” isimli bir “deha” olduğunu iddia ederler.
Materyalist-Darwinistlere göre bu dehanın olağanüstü olayları gerçekleştirmek için ihtiyacı olan tek şey ise “zaman”dır. Bu çarpık mantığa göre eğer tesadüfe zaman verilirse, cansız ve şuursuz atom yığınlarını insanlara, karıncalara, atlara, zürafalara, tavus kuşlarına, kelebeklere, incire, zeytine, portakala, şeftaliye, nara, karpuza, kavuna, domatese, muza, laleye, menekşeye, çileğe, orkideye, güle ve aklınıza gelen gelmeyen milyonlarca canlıya çevirebilir. Üstelik bunların yanı sıra gezegenleri, yıldızları, Güneş’i, bunların dolaştığı yörüngeleri meydana getirebilir. Ayrıca Darwinizm’e göre bütün öğrenciler, bürokratlar, doktorlar, mimarlar, iş adamları, mühendisler, bilim adamları da tesadüflerin sabırlı çalışmaları sonucunda biraz mineral, biraz su ve güneşin de desteğiyle zaman içinde meydana gelmişlerdir. Ne ilginçtir ki söz konusu batıl inancın temeli olan bu tesadüf putu, aynı zamanda, kitaplarında, konferanslarında, hararetli tartışmalarında kendi “tesadüfi varoluşlarını” anlatan materyalist-Darwinistleri de oluşturmuştur. Işte bazı evrimci-materyalist bilim adamlarının Latince kelimelerle, ağır ve anlaşılması özellikle zorlaştırılmış bir üslupla anlattıkları evrim teorisinin ve materyalist felsefenin özündeki iddia budur.
Bugüne kadar günümüz insanına ait (homo sapiens) pek çok kafatası bulunmuştur. Ancak 3-4 milyon yıllık bu fosiller Darwinistler tarafından incelendikten sonra imha edilmiştir. Ayrıca bugün yaşamakta olan canlılara ait yüz binlerce “yaşayan fosil“ halen bazı müzelerin depolarında gizlenmekte, kamuoyuna gösterilmemektedir.
“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.“ (Yusuf Suresi, 105)“Ya, Biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar ‘karmaşık bir kuşku’ içindedirler.“ (Kaf Suresi, 15)
Şeytan Darwinist Hurafeleri Kullanarak Güya Türk Milleti ile Alay Etmektedir!
Evrimciler yıllardan beri çok sayıda farklı canlıyı delilmiş gibi halkımıza sunmuşlardır. Yayınlandıktan bir süre sonra hasıraltı edilen ve bir daha sözü edilmeyen bu sahte delillerin yerine sürekli olarak yenileri konulmuş ve bu rezalet sürüp gitmiştir.^
Basında, “Atamız Tarla Faresi“, “Atamız Mikrop“, “Atamız Solucan“ tarzında haberler çok fazla çıkmakta, her seferinde başka bir uydurma haberle kamuoyu aldatılmaya çalışılmaktadır. Şeytan, Darwinist hurafeleri kullanarak alay etmek istemektedir.
Fosilleri kullanarak spekülasyonlar ve sahte deliller üretmek evrimcilerin klasik yöntemlerindendir.Evrimciler, soyu tükenmiş maymunlara ait fosilleri bulup her defasında “insanın yeni keşfedilen atası“ benzeri sloganlarla tanıtmaya yeltenirler. Delil diye öne sürdükleri fosiler ciddi incelemelere tabi tutulduklarında, bunların evrimle hiçbir ilgilerinin olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Bunların hiçbiri ara fosil değildir. Defalarca tekrarlanan bu duruma rağmen evrimciler pişkinliği elden bırakmamaktadır.
“Darwinist Hurafeler” olarak isimlendirdiğimiz bu sitede, kendilerini tesadüf çıkmazının içine sokarak, çevrelerindeki yaratılış delillerini inkar edenlerin, kendilerini ve içinde yaşadıkları evreni yaratan Allah’ın apaçık olan varlığını kabul etmemek için ne tür bir mantık bozukluğu içinde olduklarına hep beraber şahit olacağız.
Ancak konuya geçmeden önce şunu belirtmekte yarar vardır: Materyalist-Darwinistlerin bu sitede inceleyeceğimizi mantık bozuklukları ve çelişkileri, tarih boyunca yaşamış olan tüm putperestler ve inkarcı toplumlarda rastlanan bir kavrayış eksikliğidir. Geçmiş toplumlarda da insanlar totemleri, elleri ile yonttukları heykelleri ilah olarak kabul etmişler, taştan topraktan heykellerin yaratıcı olabileceğine inanacak kadar şuurlarını yitirmişlerdir.
Etiketler:
adnan oktar,
ahirzaman,
akın gözükan,
araform,
arafosil,
biyoloji,
çağatay tarhan,
darwinizm,
dawkins,
ergi deniz özsoy,
evrim teorisi,
faşizim,
genetik,
harun yahya
TEK DOMUZ DİŞİNDEN NEBRASKA ADAMINA
Üstteki resim tek bir diş parçasına dayanılarak yapılmış ve Illustrated London News dergisinin 24 Haziran 1922 tarihli sayısında yayınlanmıştı. Ancak bu dişin, maymun benzeri bir yaratığa veya bir insana değil de soyu tükenmiş bir domuza ait olduğunun anlaşılması, evrimcileri büyük hayal kırıklığına uğrattı. |
1922′de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska’daki Yılan Deresi yakınlarında, Plieocen Dönemi’ne ait bir azı dişi fosili bulduğunu açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başladı. Bazıları bu dişi Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalara neden olan bu fosile “Nebraska Adamı” adı verildi. “Bilimsel” ismi de hemen takıldı: “Hesperopithecus haroldcooki”.
Birçok otorite Osborn’u destekledi. Bu tek dişe dayanılarak Nebraska Adamı’nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının, eşinin ve çocuklarının doğal ortamda ailece resimleri yayınlandı.
Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci çevreler bu “hayalet adamı” o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı, tek bir azı dişine dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti.
Ancak 1927′de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, “prosthennops” isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: “Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan.” -W. K. Gregory, “Hesperopithecus Apparently Not An Ape Nor A Man”, Science, Cilt 66, Aralık 1927, s. 579- Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki’nin ve “ailesi”nin tüm çizimleri alelacele literatürden çıkarıldı.
Ancak 1927′de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, “prosthennops” isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: “Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan.” -W. K. Gregory, “Hesperopithecus Apparently Not An Ape Nor A Man”, Science, Cilt 66, Aralık 1927, s. 579- Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki’nin ve “ailesi”nin tüm çizimleri alelacele literatürden çıkarıldı.
Etiketler:
adnan oktar,
ahirzaman,
akın gözükan,
araform,
arafosil,
biyoloji,
çağatay tarhan,
darwinizm,
dawkins,
ergi deniz özsoy,
evrim teorisi,
faşizim,
genetik,
harun yahya
ŞEYTANİ VAHŞET: OTA BENGA’NIN ÖYKÜSÜ
Kafese Konulan Afrikalı Yerli
Darwin İnsanın Türeyişi adlı kitabıyla, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia ettikten sonra, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler “yarı maymun-yarı insan” canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğine inanıyorlardı. 20. yüzyılın başlarında bu “canlı ara geçiş formu” arayışları bazı vahşetlere neden oldu. Bu vahşetlerden biri, Ota Benga adlı pigmenin hikayesiydi.
OTA BENGA: “The pygmy in the zoo” |
Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo’da yakalanmıştı. Adı, kendi dilinde “dost” anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Ama bir hayvan gibi zincirlendi, kafese kondu ve ABD’ye götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı’nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak “insana en yakın ara geçiş formu” olarak teşhir ettiler. İki yıl sonra ise New York’taki Bronx Hayvanat Bahçesi’ne götürdüler ve birkaç şempanze, Dinah adı verilen bir goril ve Dohung adı verilen bir orangutan ile birlikte “insanın eski ataları” adı altında sergilediler. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu nadide “ara geçiş formu”na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yapmış, ziyaretçiler de kafese konan Ota Benga’ya sıradan bir hayvan gibi davranmışlardı. Ota Benga, sonunda maruz kaldığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti. Philips Verner Bradford, Harvey Blume, Ota Benga: The Pygmy in The Zoo, New York: Delta Books, 1992
Piltdown Adamı, Nebraska Adamı ya da Ota Benga… Tüm bu skandallar, evrimci bilim adamlarının kendi teorilerini ispatlamak adına, her türlü bilim dışı yöntemi kullanmaktan çekinmediklerini göstermektedir. Bu durumun bilincinde olarak “insanın evrimi” efsanesinin diğer sözde delillerine baktığımızda ise, yine benzer bir durumla karşılaşırız: Ortada, tümüyle gerçek dışı olan bir hikaye ve bu hikayeyi desteklemek için her yola başvurabilecek bir gönüllüler ordusu vardır.
Etiketler:
adnan oktar,
ahirzaman,
akın gözükan,
araform,
arafosil,
biyoloji,
çağatay tarhan,
darwinizm,
dawkins,
ergi deniz özsoy,
evrim teorisi,
faşizim,
genetik,
harun yahya
SAHTEKARLIĞIN YENİDEN KEŞFİ
Ontogeny Recapitulates Phylogeny) olarak ifade edilen ve Rekapitülasyon teorisi olarak anılan bir teori ortaya attı.
Haeckel tarafından öne sürülen bu teori, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını iddia ediyordu. Örneğin insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini, en son olarak da insana dönüştüğünü öne sürüyordu.
Oysa ilerleyen yıllarda bu teorinin tamamen hayal ürünü bir senaryo olduğu ortaya çıkmıştır. İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde “solungaçların”, gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır. Embriyonun “yumurta sarısı kesesi”ne benzetilen kısmının da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya çıkmıştır. Haeckel’in ve onu izleyenlerin “kuyruk” olarak tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için “kuyruk” gibi gözükmektedir.

Bunlar bilim dünyasında herkesin bildiği gerçeklerdir. Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm’in kurucularından George Gaylord Simpson, “Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor” diye yazar. American Scientist’te yayınlanan bir makalede ise şöyle denmektedir:
“Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık tamamen ölmüştür. 1950′li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20′li yıllarda sonu gelmişti.”
New Scientist dergisindeki 16 Ekim 1999 tarihli bir makalede ise şunlar yazılıdır:
Haeckel, teorisini “biyogenetik yasa” olarak adlandırdı ve bu düşünce kısa zamanda “rekapitülasyon” olarak popülerleşti. Gerçekte ise, Haeckel’in keskin yasasının yanlış olduğu yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin, erken insan embriyosunun hiç bir zaman bir balık gibi solungaçları yoktur ve embriyo hiç bir zaman erişkin bir sürüngene ya da maymuna benzer evrelerden geçmez.
Bu konu ile ilgili asıl nokta ise, Ernst Haeckel’in aslında ortaya attığı teorisini desteklemek için çizim sahtekarlıkları yapmış olmasıdır. Haeckel, balık ve insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapmıştır. Bunun ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir:
“Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.”
Ünlü bilim dergisi Science da, 5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel’in embriyo çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınlamıştır. “Haeckel’in Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi” başlıklı yazıda şöyle denmektedir:
“Londra’daki St. George’s Hospital Medical School’dan embriyolog Michael Richardson, ‘(Haeckel’in çizimlerinin) verdiği izlenim, yani embriyoların birbirine çok benzedikleri izlenimi yanlış’ diyor… O ve arkadaşları Haeckel’in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yapmışlar. Richardson, “Anatomy and Embryology” dergisine yazdığı makalede, ‘embriyolar çoğu zaman şaşırtıcı derecede farklı görünüyorlar’ diye not ediyor.”
Haeckel’in, embriyolorı benzer gösterebilmek için, bazı organları kasıtlı olarak çizimlerinden çıkardığını ya da hayali organlar eklediğini bildiren Science dergisi, yazının devamında şu bilgileri vermektedir:
“Richardson ve ekibinin bildirdiğine göre, Haeckel sadece organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için büyüklükleri ile oynamış, bazen embriyoları gerçek boyutlarından on kat farklı göstermiş. Dahası Haeckel farklılıkları gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten kaçınmış ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun temsilcisi gibi göstermiş. Richardson ve ekibinin belirttiğine göre, gerçekte birbirlerine çok yakın olan balık türlerinin embriyolarında bile, görünümleri ve gelişim süreçleri açısından çok büyük farklılıklar bulunuyor. Richardson ‘(Haeckel’in çizimleri) biyolojideki en büyük sahtekarlıklardan biri haline geliyor’ diyor.
Science’taki makalede, Haeckel’in bu konudaki itiraflarının bu yüzyılın başından itibaren her nasılsa, örtbas edildiği ve sahte çizimlerinin ders kitaplarında bilimsel gerçek gibi okutulmaya başlamasından da şöyle söz edilmektedir: “Haeckel’in itirafları, çizimlerinin 1901′de “Darwin and After Darwin” isimli bir kitapta kullanılmasından sonra ortadan kayboldu. Ve çizimler, ingilizce biyoloji ders kitaplarında geniş çaplı olarak çoğaltıldı.”
Kısacası, Haeckel’in çizimlerinin bir sahtekarlık olduğu henüz 1901 yılında ortaya çıkmış, ama tüm bilim dünyası bu çizimlerle bir asır boyunca aldatılmaya devam etmiştir.
Evrim teorisini desteklemek uğruna yapılan bu tüm bu bilimsel sahtekarlıklar ya da önyargılı değerlendirmeler, bu teorinin bilimsel bir açıklamadan ziyade, bir tür ideoloji olduğunu göstermektedir. Her ideolojinin olduğu gibi, bu ideolojinin de fanatik taraftarları vardır ve bunlar evrimi her ne pahasına olursa olsun ispatlama çabası içindedirler. Ya da teoriye o denli dogmatik bir biçimde bağlanmışlardır ki, ellerine geçen her bulguyu, evrimle hiçbir ilgisi olmasa da, teorinin büyük bir kanıtı olarak algılamaktadırlar. Bu kuşkusuz bilim adına üzücü bir tablodur; çünkü bilim dünyasının temelsiz bir dogma uğruna yanlış yönlendirildiğini gösterir.
İskandinav bilim adamı Søren Løvtrup ise Darwinism: The Refutation of a Myth adlı kitabında bu konuda şöyle demektedir:
“Sanırım herkes, bir bilim dalının tamamının yanlış bir teoriye bağımlı hale gelmesinin çok büyük bir şanssızlık olacağını kabul edecektir. Ancak biyolojide yaşanan şey tam da budur: Uzun bir zamandır insanlar evrimsel konuları Darwinistik kavramlarla tartışıyor, “adaptasyon”, “seleksiyon basıncı” ya da “doğal seleksiyon” gibi kavramlarla. Sonra da bu tartışmalarla doğal olayların açıklanmasına katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Ama gerçekte hiçbir katkı sağlamıyorlar… İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanımlanacaktır.
“Sanırım herkes, bir bilim dalının tamamının yanlış bir teoriye bağımlı hale gelmesinin çok büyük bir şanssızlık olacağını kabul edecektir. Ancak biyolojide yaşanan şey tam da budur: Uzun bir zamandır insanlar evrimsel konuları Darwinistik kavramlarla tartışıyor, “adaptasyon”, “seleksiyon basıncı” ya da “doğal seleksiyon” gibi kavramlarla. Sonra da bu tartışmalarla doğal olayların açıklanmasına katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Ama gerçekte hiçbir katkı sağlamıyorlar… İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanımlanacaktır.
Etiketler:
adnan oktar,
ahirzaman,
akın gözükan,
araform,
arafosil,
biyoloji,
çağatay tarhan,
darwinizm,
dawkins,
ergi deniz özsoy,
evrim teorisi,
faşizim,
genetik,
harun yahya
SÜRÜNGEN YUMURTASINDAN ÇIKAN KUŞ
Fosil kayıtları evrimin hiçbir zaman gerçekleşmediğini kesin olarak göstermiştir. Ancak bu durum da Darwinistlerin hızını kesmemiştir. Kimi evrimciler çıkış yolu olarak hayali ara geçiş formlarının varlığına inanmaya devam etmişlerdir. Bazıları ise en olmadık açıklamalarla evrimi savunma yoluna gitmişlerdir.
Evrimcilerin tarihe geçen en garip inançlarından biri “umulan canavar” (hopeful monster) teorisidir. Ara geçiş formlarının bulunmamasından dolayı çok büyük bir baskı altına giren bazı evrimciler, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığını, çünkü değişimin yavaş yavaş ve kademe kademe değil, birdenbire olduğunu iddia etmeye başlamışlardır.
Evrimcilerin hayal güçlerini yansıtan iddialardan birinin (“umulan canavar” teoisi) temsili anlatımını gösteren bu resme bakıldığında, bu iddiaların inandırıcılık açısından çizgi filmlerden, çocuk masallarından farklı olmadığı görülecektir. |
İlk olarak 1940′larda Otto Schindewolf isimli evrimci bilim adamı “ilk kuşun bir sürüngen yumurtasından çıktığını” iddia etmiştir. Ve böylece sürüngenden kuşa geçişin nasıl olduğunu kendince açıkladığını zannetmiştir. Bu mantıksız iddiaya göre böyle ani bir geçişin delili kalamayacağına göre, fosillerde delil arama sorunu da ortadan kalkmıştır. Böyle bir iddianın utanç verici olarak görülüp örtbas edilmesi gerekirken, bazı evrimciler daha sonraki yıllarda bu tuhaf iddiayı sahiplenmişler, hatta daha da geliştirmişlerdir. Çok tanınan evrimciler arasında sayılan Richard Goldschmidt “umulan canavar” olarak adlandırdığı makroevrimle, Schindewolf’un bu uç örneğini kabul ettiğini göstermiştir. Steven M. Stanley, Macroevolution: Pattern and Process, (1979), s. 159
“Umulan canavar teorisi” olarak adlandırılan bu akıl ve mantık dışı teoriye göre, bir gün bir sürüngenin bıraktığı yumurtadan kahverengi tüylü bir yaratık çıkmıştır. Ve bu yaratık, ilk “kuş”tur. Ama söz konusu evrimciler bu hikayeye herhangi bir bilimsel delil, mantıklı açıklama getirmemiş; sadece böyle olduğunu kabul etmişlerdir.
Biz imkansız da olsa bu hikayenin ilk aşamasının gerçekleşmiş olduğunu farz ederek devam edelim. Tüm mantıksızlığına rağmen, bir gün bir sürüngen yumurtasından sebepsiz yere bir kuşun çıktığını kabul edelim. Böyle bir durumda bu kuşun yaşaması mümkün müdür? Çevresinde kendisini besleyebilecek, ihtiyaçlarını temin etmesini sağlayabilecek bir başka kuş yoktur. Ama biz yine herşeye rağmen bunun da gerçekleştiğini farz edelim ve şunu soralım; tesadüfen sürüngen yumurtasından çıkan bu kuş, tüm bir kuş neslinin atası olabilir mi? Bunun olabilmesi için hikayenin devamında öyle bir tesadüf daha gerçekleşmelidir ki, bu ilk kuş diğer bir sürüngen yumurtasından aniden sebepsiz olarak çıkan bir eş bulmalıdır kendine. Ancak bu şekilde çiftleşmesi ve yeni kuşlar oluşturması mümkün olur. Elbette bu satırlarda yer verdiğimiz hikayenin, çizgi filmlerde, çocuk masallarında gerçekleşen hayali olaylardan hiçbir farkı yoktur. Ve bu hayali olaylara inanmak da ciddi bir mantık bozukluğunun işaretidir.(Detaylı bilgi için bkz. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık, “Sıçramalı Evrim Teorisinin Geçersizliği” isimli bölüm)
Darwin, çok fazla suda yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüğünü iddia edecek kadar bilimsellikten uzak bir insandı. |
Aslında bu mantık bozukluğu Charles Darwin’den günümüz evrimcilerine miras kalmıştır. Darwin de çok fazla suda yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüklerini iddia ederek deniz memelilerinin nasıl oluştukları sorununa kendince çok pratik bir çözüm getirmişti. Frank Sherwin “Roadblocks to Whale Evolution” isimli makalesinde bu konuyla ilgili şunları söylemektedir:
Gerçekten de, böyle ilginç hikayelerin biyolojiye girmesinden sonra türlerin kökeni hakkında araştırma yapan kimse garip anlatımlarla karşılaşabilir. Bu tarz, en ünlü hikayelerden birisi de kara memelilerinin eski denizlere nasıl girdiği ve balina olduğudur. Bu fikir ilk kez Darwin’in kitabı olan Türlerin Kökeni’nin ilk baskısında çıkmıştı. Doğa bilimci (Darwin) şöyle diyordu: “Ayı ırkının doğal seleksiyon yoluyla, suyla ilgili daha fazla alışkanlıklar geliştirmesinde, ağzının gittikçe gelişmesi, ve sonunda yaratığın ağzının kocaman bir balina ağzı olmasında bir zorluk görmüyorum.”… Bu durum daha sonraki evrimciler tarafından da durdurulmadı. Mesela Sir Gavin de Beer, ilk balinalarla ilgili şöyle yazıyordu: “… Sahip oldukları dişler onların büyük hayvanları yakalamalarına imkan tanıyordu. Bazıları da balıkla avlanmaya devam etti ve dişleri hızla evrimleşerek azaldı. Sonunda balinaların yediği kalabalık sayıdaki karidesler de hızla evrimleşmeye başladı. Sherwin, “Scientific Roadblocks to Whale Evolution”, Institute for Creation Research, “Vital Articles on Science/Creation”, Ekim 1998, Impact No:304
Schindewolf ve Goldschmidt ile Darwin’in arasındaki tek fark, bir yumurtadan başka bir türün aniden çıktığını söylerken, diğerinin suya girip çıkan ayının yavaş yavaş balinaya dönüştüğünü iddia etmesidir. Arada 150 yıl kadar bir fark olmasına rağmen bilgi ve mantık konusunda hiçbir değişiklik ve ilerleme olmamıştır.
Sizce bu teorilerin bilimle bir ilgisi olabilir mi? Yoksa bunlar Yunan mitolojisi veya Andersen masallarından birer alıntı mıdır? Evrimciler açısından asıl endişe verici olan ise, birçok evrimci “bilim adamı”nın bu masallara gönülden inanıyor olması ve bu masalların evrimsel sorunlara bir çözüm getirdiğini sanmalarıdır. Darwinci büyünün ne kadar etkili olduğunu anlamak açısından bu örnekler son derece açıklayıcıdır.
SON ÇARE UZAYLILAR(!)
Bazı evrimci bilim adamları canlılığın kendi kendine oluşamayacağını gördüklerinden, yeni bazı senaryolar üreterek evrimden vazgeçmemek için çırpınmaya devam etmişlerdir. Bu, aslında Darwinist büyünün evrimci bilim adamları üzerindeki en belirgin etkilerinden biridir. Evrimci bilim adamları; eğer bir iddia evrim teorisinin sıkıştığı bir noktaya mantıksız da olsa herhangi bir açıklama getiriyorsa, ona kolaylıkla inanabilirler. Ama yaratılışı ispatlayan en kesin ve en açık delilleri dahi kesinlikle ve büyük bir kararlılıkla reddederler. Bu etki, gerçek bir büyüden farksızdır.
Darwinizm’in karanlık büyüsü Francis Crick’i öylesine etkilemiştir ki, Crick Allah’ın varlığını kabul etmektense uzaylıların dünyaya getirdikleri ilk DNA ile hayatın başladığına inanmayı tercih etmekteydi. |
Bu büyünün bir insan üzerinde ne kadar zararlı etkilerinin olabileceğini daha iyi görebilmek açısından şöyle bir örnek verelim: Francis Crick, 1950′li yıllarda DNA’nın yapısını keşfeden iki bilim adamından biridir. Bu, şüphesiz bilim tarihi için çok önemli bir buluştur; çok uzun araştırmalar, büyük bir bilgi birikimi ve yetenek gerektirmektedir. Nitekim bu bilim adamı yaptığı araştırmalardan dolayı Nobel Ödülü de kazanmıştır.
Francis Crick, hücre ile ilgili çalışmaları sırasında hücrenin yapısına, içindeki çarpıcı yapıya hayran kalmıştır. Nitekim koyu bir evrimci olmasına rağmen, DNA’nın mucizevi yapısına şahit olduktan sonra yazdığı eserinde bilimsel bir gerçeği şöyle ifade etmiştir:
Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum hayatın bir mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır. Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s.88
Evrime ve dolayısıyla hayatın sözde tesadüfler sonucu oluştuğuna inanan Crick, hücredeki detayları görünce, yukarıdaki sözleri söylemiş ve hücrenin varoluşunu tesadüflerle açıklamanın mümkün olmadığını, bunun ancak bir mucize olabileceğini belirtmiştir. Oysa evrimciler, tesadüf dışında bir açıklamaya inanmazlar, çünkü bu onların Allah’ın varlığını kabul etmelerini gerektirir. Ama hücredeki mükemmelliği ve kusursuzluğu yakından görmek Crick’i o kadar etkilemiştir ki, ideolojisine ters olmasına rağmen bunu itiraf etmek zorunda kalmıştır. Ancak Crick, Allah’ın varlığını kabul edemeyeceğini, bu nedenle üstün bir akıl gerektiren ve tesadüflerle açıklanamayan bu sürecin “uzaylılar” tarafından yaratıldığını iddia etmiştir. Crick’e göre uzaylılar dünyaya ilk DNA’yı getirerek hayatı başlatmışlardır!
Aslında bu garip iddia, ilk olarak 1908 yılında İsveçli kimyacı Svante Arrhenius tarafından ortaya atılmıştı ve Arrhenius, hayatın tohumlarının başka bir gezegenden radyasyonun yarattığı basınç yoluyla dünyaya gelmiş olabileceğini söylemişti. Bu iddia bilimsel bulunmamasına ve pek itibar görmemesine rağmen, Francis Crick tarafından çok inandırıcı bulundu. Crick, 1981 yılında yayınladığı Life Itself (Yaşamın Temeli) isimli kitabında, başka bir güneş sisteminde yaşayan canlıların, diğer hayat olmayan gezegenlerde de hayatı başlatmak için canlılık için gereken tohumları bu gezegenlere bıraktıklarını ve onların bu “yardımseverlikleri” sayesinde dünyada hayatın başladığını söylemiştir.
Dikkat edilirse, evrimcilerin hayatın kökenine karşı “açıklama” olarak öne sürdükleri bu iddia aslında hiçbir şey açıklamamaktadır. Çünkü “İlk canlılık nasıl ortaya çıktı?” sorusu, bu senaryo içinde de cevapsızdır. Crick gibi evrimciler “Canlılığı kim oluşturdu?” sorusuna “uzaylılar” diye cevap vererek, “O halde uzaylılar nasıl ortaya çıktı” sorusuna yol açmış olurlar. Bu soru evrimci mantıkla hiçbir şekilde çözülemez. Sorunun tek cevabı, tüm hayatı yaratan, ancak kendisi yaratılmamış olan ve sonsuzdan beri var olan tek bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmektir. Yani tek gerçek cevap, canlılığı Allah’ın yarattığı cevabıdır.
Francis Crick gibi ünlü bilim adamlarının sadece bilim kurgu filmlerinde rastlayacağımız türden bir “uzaylılar” hikayesine nasıl inanabildiğini düşünüyor olabilirsiniz. Ancak Crick’in bu saçma iddiası bile, diğer bir evrimci tezin yanında son derece “tutarlı” kalmaktadır. Bu iddiaya göre, 3.7 milyon yıl önce dünya üzerinde ortaya çıkan ilk canlı hücre, bazı biyoloji mühendisleri tarafından üretilmiştir!
Peki ama nasıl? İşte bu soruya verilen cevap, çok ilginç bir cevaptır. Bu akıl dışı tezi savunan evrimciler, ilk hücrenin, bir uzay gemisine atlayıp zamanda yolculuk yapan geleceğin insanları tarafından tasarlandığını savunmaktadırlar. Michael J. Behe. Darwin’s Black Box. s. 249
Bunun çok açık bir mantıksal çelişki olduğunu görmek için fazla zeki olmaya gerek yoktur elbette. Çünkü kendi atalarını “üretecek” olan bir insan neslinin nasıl ortaya çıkacağı sorusunun bir cevabı yoktur. Öne sürülen bu tezin saçmalığı o kadar açıktır ki, insan bunun evrimciler tarafından nasıl olup da dile getirilebildiğine şaşmaktadır.
Materyalistlerin içine düştükleri çelişkiler onlar için kaçınılmazdır. Çünkü bu insanların bir kısmı, açıkça gördükleri halde gerçeği gizlemeye çalışmaktadırlar. Allah, materyalist inanışa sahip olan kimi insanların içine düştükleri bu durumu şöyle açıklamaktadır:
‘Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış’ göğe andolsun; siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz. Ondan çevrilen çevrilir, kahrolsun, o ‘zan ve tahminle yalan söyleyenler’; ki onlar, ‘bilgisizliğin kuşatması’ içinde habersizdirler. (Zariyat Suresi, 7-11)
‘Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış’ göğe andolsun; siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz. Ondan çevrilen çevrilir, kahrolsun, o ‘zan ve tahminle yalan söyleyenler’; ki onlar, ‘bilgisizliğin kuşatması’ içinde habersizdirler. (Zariyat Suresi, 7-11)
Bu kişiler, “büyülenmiş” gibi hareket etmektedirler. Bu kişiler apaçık yaratılış gerçeğini kabul etmemek için, ellerinde hiçbir bilimsel ve mantıksal delil bulunmamasına rağmen, hayali uzaylılardan veya zamanda yolculuk yapan bilim kurgu kahramanlarından medet ummaktadırlar.
Etiketler:
adnan oktar,
ahirzaman,
akın gözükan,
araform,
arafosil,
biyoloji,
çağatay tarhan,
darwinizm,
dawkins,
ergi deniz özsoy,
evrim teorisi,
faşizim,
genetik,
harun yahya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)